SON HAZAN…

Hazin öykülerle sonlanan bir yaz mevsiminin ardından yine hüzündü bana kalan. Okyanusların ötesine geçen bir yok oluş hikayesinin ardından hazan mevsimini yaşıyordum.

Sapsarı yapraklarını ve ince ince yağan nazlı yağmurlarını sevdiğim bu mevsimde bu defa maalesef yağmur da yoktu. Saklayamazdım gözyaşlarımı yağmurlar olmadan. Bu yüzdendi yüzümdeki ifadesizlik, sahteydi gülüşlerim.

Yalandı yüzüme yansıyan duygularım. Fırtınamdı içimdeki sırlarım ve günahlarımdı utançlarım. Boşaydı yakarışlarım.

Dört mevsimlik sahnede kendime beşinci mevsimimi bulduğumu sanmıştım oysa. Yanılmışım. Gerçekleşmesini isteyip de sabahlara kadar dualar ettiğim ama bir türlü gerçekleşmeyen hayallerden ya da isteklerden bir tane daha... Ne yazık...

 

Ağustos sıcaklarında kış rüzgarlarını iliklerimde hissediyordum. Çaresizliği yaşıyordum. Bir an önce kurtulmak istiyordum her sabah aynalarda gitgide eskiyen yüzümden, dökülen saçlarımın ağaran tellerinden. Boğuluyordum...

Sabah uyanır uyanmaz başlıyordu yaşamaya isyanım. Günlük rutin işleri yaptıktan sonra gece yarısına kadar bilgisayar oyunları ile beynimi öldürmek, gece yarısından sabah ezanına kadar listemdeki müzikler eşliğinde rakı şişelerinde yok olmak çareydi benim için.

Yok, olmaktayken, soğuk bir kış günü, sis perdesi kalktı gözlerimden. Anın büyüsüne kapıldım ve sadece o anı yaşadım. Ne konuşulanlar ne de insanlar, ne zaman ne de mekan umurumdaydı o akşam.

Cehennemin ortasında bir vahadaydım sanki. Sanki arştaydım o akşam. Saatler saatleri kovaladı, muhabbetlerin ardı arkası kesilmedi. Yıllardır dudaklarımdan ilk defa sırlarım dökülüyordu. Ya tamamen yok oluyordum ya da yeniden doğuyordum ama bunu ben bile bilmiyordum. Zaman geçti ve eski hayatım yine konuk oldu.

Rose ile öpüştü bu kez isyancı dudaklarım.

Kararsızlıklarla dolu soğuk bir kış sabahına uyanırken tesadüflerin tam ortasına uyandığımı bilmiyordum. En güzel hikayem başlayalı saatler oluyordu ama benim haberim yoktu. Marka olmuş isimlerin yaptığı hatalar olgunlukla karşılanıyor, gözlerin içi pırıl pırıl parlarken nezaket kahveleri yudumlanıyordu.

Ayrılık da sevdaya mahsusmuş. Bunu da o sabah öğrendim. Bir yaprak düşerken, yeni bir yaprağın yeşerdiğine o gece şahit oldum. Mesafelerin maddesel değerinden çok manevi değerinin olduğunu o zaman anladım. Örülmeye başlanmış olan kader ağlarımın her geçen saniyede ne kadar mükemmelleştiğini gördüm.

Yıllar yıllar sonra ilk defa beşinci mevsimimi yaşamaya başlamıştım.

Artık sonbaharları değil, hiç bitmeyecek baharları yaşıyordum...

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 762