KAYMAK

KAYMAK

Beş çocuklu bir ailenin kızıydı Kaymak,  iki büyük ikide küçük kardeşi vardı.Annesi gerçek isimleri yerine kendi takmış olduğu lakaplarıyla çağırmayı daha çok seviyordu.Kendisinden  dört yaş büyük abisinin lakabı ise tek erkek çocuk olduğunun göstergesi olucasına özenle seçilmiş “paşa” olması gurur verici gibi hissettiriyordu …

Atmışlı yılların sonunda doğmuş olması Cumhuriyetin kazanımlarını yaşarken kadın olmanın zorluklarını da hissettirmeye başlamıştı çocukluğunda… Kaymak ,İç Anadolu’nun küçücük bir kasabasındaki  kaderini okuyarak değiştireceğinin farkındaydı.Bu sebeple kendinden küçük iki kız kardeşiyle evdeki sorumluklarını yerine getirirken bir taraftan da ders çalışmasının tek çıkış yolu olduğunu biliyordu.

Annesi, ders çalışmaktan dışarı çıkmaması nedeniyle kimse onu tanımayacak ve evde kalacak diye endişelenirken Onun tek amacı okuyup meslek sahibi olmak, oralı olmayan biriyle evlenmek ti.

Zaman zaman kendisini başka bir dünyaya ait hissediyordu, tesadüfen oraya bırakılmış gibi… Evlerinin yanındaki beton direğin önüne oturur hemen yanı başındaki dereyi deniz gibi hayal eder ve uzaklardan gelecek ve kaderini değiştirecek birinin olacağını düşlerdi… “Mühür gözlüm seni elden, mühür gözlüm seni elden sakınırım, kıskanırım, uçan kuştan, esen yelden, uçan kuştan, esen yelden sakınırım, kıskanırım” dizeleri çınladı yıllar boyu kulaklarında… Gelecek kahramanını beklerken…

İşte şimdi umut vakti… Üniversiteyi kazandı, öğretmen oldu ve yıllarca beklediği mühür gözlüsü buldu Onu…Evlendiler...Kaymak ilk defa evlenince gördü özlem duyduğu uçsuz bucaksız denizi… Eşi izin alamamıştı tatile çıkmak için annesi,babası ,iki kız kardeşi, takatuka dedikleri babasının arabasına yükleyip eşyaları çıktılar tatile…

Kışın kamyonlarla portakal,mandalina,limon yazın ise kavun ,karpuz gelen Manavgat ‘ın ismini çok duymuştu.İlk defa oraya tatile gidecek olmaları bir sürü hayal kurmasını sağlıyordu.Kışın nasıl yetişirdi meyve bir türlü anlamıyordu, çünkü yaşadığı yer altı ay boyunca dondurucu kışa teslimdi…

Akseki’yi   geçtikten bir süre  sonra yükselen dağlardan aşağıya doğru inmeye başladıklarında önce gökyüzü zannettiği denizi gördüğünde bir an önce kavuşmak istedi… Babasının şoför olmasına duydukları güvenle gidecekleri yerin adının Side olması yetiyordu onlara…İlk defa çıkıyorlardı tatile çok  güzel bir duyguydu…

Yaşadıkları ilçeye göre daha büyüktü Manavgat, şehrin merkezini ikiye bölen şimdiye kadar yeşil bir su görmediğini düşündüğü Manavgat ırmağını dakikalarca seyrettiler... Akan su değil sanki huzurdu, mutluluktu…

Tatillerini yapacakları Side’ye ulaştıklarında denize bu kadar yakın olduklarına inanamıyorlardı…Tarihi taşların arasına park ettikleri arabalarına iplerle bağladıkları örtülerle bir çadır oluşturup hemen denize girdiler...Annesinin ve babasının mayolarının olmaması hiç sorun olmamıştı her şey o kadar doğaldı ki…Babası annesi düşmesin diye elini bırakmıyordu dalgalar geldiğinde…

Güneş adeta onları mutlu etmek için ısıtıyordu…Kaymak ertesi günü otobüsle gelecek olan eşini sabırsızlıkla bekledi.Bir taraftan da eşine izin vermeyen yöneticisine içten içe kızıp ‘önce insan olunmalı’ diye geçirdi  içinden ki eşi göründü tarihi taşların arasından sevinçle kucaklaştılar… Ertesi günü bekleyememiş sabah işe gitmiş öğle saatlerinde de  otobüse atlayıp gelmişti… Şimdi Kaymak için mutluluk vaktiydi…Birlikte küçük tüpte yaptıkları yemekten yediler...Denizin dalgalarının kıyıya vurduğu sesi dinleyip , muhteşem gökyüzünde güneşin batışını seyrederek  akşamı karşılamak rüya gibiydi.

Sabahın ışıkları çadırlarına vurduğunda  hemen uyanıp  Side’yi gezmekti istekleri.Anne ve babası  gelmek istemedi,Kaymak ,eşi ve kardeşleri tapınağı,antik tiyatroyu ve tarihi kalıntıları gördüklerinde  fotoğraf makinalarıyla hiç bir güzelliği kaçırmadan çekme telaşına kapıldılar...İçinden “nasıl yaşadılar?,nasıl sevdiler?”bu muhteşem güzellikte diye  düşündü…

Ve şimdi her şeyin üstü toprak kaplı ölüm gibi…Hüzün sarmıştı içini..Eşinin deniz vakti şimdi demesiyle tatili hatırladı…Kırmızı kısa şortuna yakışan kırmızı beyaz çizgili denizci şapkası güneşe meydan okuyordu.

Bir taraftan Side’nin durgun sularına dalarken diğer  taraftan kendi imkanlarıyla kurdukları çadırın kötü bir görüntü oluşturup oluşturmadığına bakıyordu Kaymak.Etraftaki doğallık rahatlattı bakışlarını…Akşam yemeği hazırlıklarını yapmaya başlamışlardı ki gökte bir kararma oldu,ardından ince ince yağmaya başlayan yağmur. “Aman Tanrım dedi, Temmuzdayız yağmur nasıl yağar?”  diye düşünürken bardaktan boşalırcasına artırdı şiddetini.

Neleri var neleri yok hepsi su içindeydi, çaresizce toplamaya çalıştılar bagaja yerleştirdiler… Babası “Gidiyoruz”dedi… Nereye gideceklerdi? dinmeyen yağmur bütün umutlarını yok etmiş,bir otel bulacak paraları da yoktu ne yazık ki…

Yağmurun şiddetinden biraz olsun uzak kalmak için karşısında pamuk tarlalarının su içinde kaldığı  Manavgat’ın çıkışında bir petrole sığındılar.Kaymak etrafa bakıp ”Neden Manavgat’ta bir yakınımız yok ki,bu akşam ıslananlarımızı kurutup orda kalırdık yarın geri dönebilirdik “dedi yanındakilere..Hepsi de haklısın dercesine baktılar sadece…

Yağmuru çok severdi oysa ,yağmurun yakması derdi damlalarına tenine dokundukça…Ayrı bir anlam yüklerdi ruhunda …İlk defa kızıyordu ona… Temmuzda yağmasaydı…Manavgat yeşilin ve bereketin adıydı onun için iliklerine çekemedi henüz…Side tarihin büyülü güzelliği,okyanus gibi görünen doyamadığı  güzelliği…

Manavgat’ı arkalarında bırakarak giderlerken bir anda Takatuka dedikleri arabalarına bir şey oldu babası durdurdu arabayı eşiyle ne olduğunu anlamak için çıktılar yağmura aldırmadan...İçinden “Araba da geri gitmek istemiyor” diye gülümsedi…

Ne yazık ki tekerlek patlamıştı…Yağmur tüm ailenin akan göz yaşlarıydı sanki yağarken,parasızlığa hiç isyan etmemişti o güne kadar ta ki  babasını ve eşini yağmurun altında tekerleği değiştirmeye çalışırken gördükçe süzüldü gözyaşları…Çaresiz gecenin karanlığında tekrar yola koyuldular…

Ev telefonu uzun uzun çaldı… Telefonun ucundaki eşiydi.Ankara’ya eğitimini tamamlama sınavları sonrası diplomasını bağlı bulunduğu merkeze vermek için gittiğinde tayin isteyebileceğini söylemişler onun için arıyordu…”Bil bakalım ne oldu ? Üç yere tayin isteyebileceğimi söylediler.” Kaymak meraktan ölüyordu ”Nereye” diye sordu…Eşinin “Antalya’nın üç ilçesine Kaş,Alanya,Manavgat” dediğini duyduğunda gözlerinden yaşlar süzülerek “Tabi ki Manavgat” dedi…Yarım kalan tatili sonsuza kadar sürdürmek için...

Tatile gelip de evlerine dönemeyenleri soluklandırmak için…O gün olmayan şimdi dört yaşında olan oğlu için…Side’de eşiyle uzaklara bakıp “İster kız ister oğlan bir çocuğumuz olmalı adı Deniz olmalı” diye kurdukları hayalleri için…

Geldiler …

O mavi nurdan ırmağı her gün içine çekecekleri balkonlarında oturmak için…

Annesini,babasını,kardeşlerini ıslanan çadırda değil sıcacık bir yuvada ağırlamak için…

Deniz kadar sonsuz, Deniz kadar özgür olsun dedikleri oğulları ve  kızları için…

Ve gitmeyi hiç düşünmediler…

 

Emine Çataltaş

 

 

  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 291