HAYATIN DİKLİĞİNE İNAT

Hayatı dik bir yokuşa benzetirler. Çıkması zor bir yokuş... Şöyle baktım ben de hayata. Gerçekten de karşımda dimdik duruyor. Öyle bildiğimiz, o eğimli yokuşlara da pek benzemiyor yalnız. Başı ve sonu var diğer yokuşlara benzeyen ama dedim ya dimdik... Ba

Yokuşun bir tarafına rengârenk çiçekler sıralanmış. Allısından morlusuna, gülünden papatyasına... Diğer tarafına ise kimisi küçük kimisi büyük taşlar, kayalar sıralanmış. Yokuşun başına geldiğinizde ne taraftan yürüyeceğinize siz karar vereceksiniz ya da kaderiniz karar verecek. Çiçeklerin olduğu taraf sanki daha güvenilir geldi size. Çiçekleri takip ederseniz sanki yokuşu daha rahat çıkabilirsiniz düşüncesine kapıldınız değil mi? Damarlarında bülbülün kanını taşıyan gül, dışarıdan o muhteşem albenisiyle herkesi büyüler. Üzerine sıktığı kokuyu duyan herkes, gülün hemen yanına koşar. Gülün koynuna yaklaşır ve kokusunu içine çeker. O sırada gülün dalına, koklayanın eli değer. Hissettiği acıyla sıçrayıverir yerinden ve çeker burnunu gülün yakasından. Koklayanın eline gülün dikeni batmıştır. İşte, hayat denilen bu yokuşta güllere rastlarız biz. Güzelliğine, kokusuna aldanırız. Peşinden gideriz ardımıza bakmadan. Her güzelin, her beğendiğimiz şeyin aslında bir bilinmeyen yönü olduğunu ya da fark edemediğimiz, bize zarar verebilecek yanlarının olduğunu göremeyiz. Ama diken bir kere battı mı elimize artık daha dikkatli oluruz ya da bile bile dikene koşarız bu yokuşta!

Hayata tırmanırken sadece biz zarar görmeyiz elbette. Biz de başkalarını üzer, başkalarına zarar veririz isteyerek belki istemeyerek. Bir papatya... Çocuklarını etrafına toplamış yuvasında. Kendini ve yavrularını emanet etmiş toprağa. Ama bir el, bedeninden tutmuş papatyayı asılıyor acımasızca. Toprak direniyor bazen, el asıldıkça vermek istemiyor papatyayı. Kimi zaman ise el karşısında güçsüz kalıyor maalesef. El topladığı papatyalardan taçlar yapıyor, tabi herkes kraliçe olmak istiyor! Biri severken diğeri sevmiyor ki ya da -şimdilerde moda- seviyorsa bile sevdiğini belli etmiyor ki iş papatyaya kalıyor. Durumla hiç bir alâkası yokken bedelini neden papatya ödüyor? Ve uzaklardan bir dörtlük papatyanın yaşadıklarına tanıklık ediyor:

“Sormadık yavrularını senden koparırken sana

Söyleyemedin değil mi ne kadar canın yansa da

Eller günahkârdı, zaman böyleydi be papatya

İki çift laf işte: ‘seviyor, sevmiyor’ uğruna...”

Ya kayalar? Kayaları aşmak... Yokuşta yol alırken önüne çıkan boyundan büyük kayalar... Küçük kayaların üzerinden kolayca geçebilirsin belki ama büyük kayalardan atlamak bir hayli zor. Kayanın ya da taşın çiçekler gibi bir güzelliği, büyüsü veya kokusu yoktur. Sessizdir kayalar, hareketsizdir. Ama aslında en büyük zorluk ve tehlikedir. Görünüşte sessiz durabilir kaya ama içinden ne çıkacağı belli olmaz. Mesela yılan, en büyük düşmandır. Çıkıverir kayanın altından sinsice karşına, akıtıverir zehrini. Ne olduğunu bile anlayamazsın. Sessizlik en büyük tehlikedir bu yüzden.

Şu hayat gerçekten de dik bir yokuş... Orta yol yok bu yokuşta. Nereden başlarsanız başlayın zorluklar hep var, olacak da. Yokuşu çıkmaya çalışırken yıpranıyorsun ister istemez. Kimisi yokuşun sonunu görüyor ve o an için rahat bir nefes alıyor. “O an için” diyorum çünkü hayat bize diğer zamanlarda da hep rahat bir nefes almanın garantisini vermiyor. Kimisi daha yolun ortasında, baktı olmuyor, pes ediyor. Yokuşu inmek daha kolay olduğu için geri dönüyor. Geride bıraktıklarını bilmeden dönüyor: Cesaretini, özgüvenini, sevdiklerini, umutlarını, yokuşun sonunda onu bekleyenleri... Kimisi de yokuşun dikliğinden korkup hiç başlamıyor hayata. Siz neredesiniz bu yokuşta bilmiyorum ama ben ortasına bile gelmedim daha. Yoluma devam ediyorum, zorundayım. Geri dönmek istediğim zamanlar da oldu evet. “Yeter! Pes ediyorum.” dediğim zamanlar da... Ama hayatın dikliğine inat çıkılmış bir yoldan geri dönülmemeli. Sonucu ne olursa olsun pes edilmemeli. Gülüyle, dikeniyle, sessizce gelen zorluklarıyla hayata devam edilmeli. Tabi başkalarına zarar vermeden!

 

  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 887