ÜÇ GÜNDE DEVR-İ İSTANBUL

Taksim’den başlıyoruz bu şehri seyr-i sefaya. Kalabalığın içine karışıyoruz ama kaybolmuyoruz. O meşhur caddeden o kırmızı tramvay geçiyor. Tam önümde duruyor şansıma.

Ben de onun önüne geçip gülümsüyorum arkadaşıma. Biraz yürüdükten sonra Özgürlük Caddesi’ne ulaşıyoruz. İnsanlar üstüme üstüme geliyor, ben kaçıyorum. Sol tarafta bir kiliseye giriyoruz. Saint Antoine Kilisesi… Farklı hissediyorum kendimi. Zenci bir adam ellerini kollarını kaldırarak dua ediyor, bir şeyler anlatıyor. Ne söylediğini merak ediyorum. İbadet edilen her ortam bana huzur verir. Burada da aynı şeyi duyuyorum. Fotoğraf çekilip ayrılıyoruz.  Sağımda ve solumda bir sürü pasaj, dükkân, kafe… Bir süre sonra onlar da üzerime gelmeye başlıyor. Neyse ki Galata biraz daha sakin… Galata’nın önünde bekleyen büyüklü küçüklü insanlar iki elin on parmağı gibi dizilmiş Kule’ye çıkmak için bekliyorlar. Biraz dinleniyoruz arkadaşımla. Banklar dolu, bulduğumuz boş bir yere oturuyoruz. O sırada insanları izliyorum. En sevdiğim şey… Soluklandıktan sonra kaldığımız yerden devam ediyoruz. Dar sokaklara sığdırılan küçük küçük dükkânların sesleri geliyor ilerledikçe. Yokuş iniyoruz, yokuş çıkıyoruz. Bu yollar alışkın olmadığım yollar… Ana caddeye gelip tramvaya biniyoruz. Ortaköy’deyiz… Meyve kokuları karşılıyor bizi. Wafflecılar var dört bir yanda. Dayanamıyoruz biz de tadına bakıyoruz. İki gün lezzetinin muhabbetini yapıyoruz arkadaşımla. İkindi vakti… Martılar ezan sesiyle tavaf ediyorlar gönlümün Kâbe’sini. Deniz Ortaköy Camii’nin ayaklarına kapanmış güzelliğine hayran kalıyor. Cemaat dolduruyor içeriyi. Ben de niyet ediyorum. Huzura kavuşuyorum.

Yeni bir gün… Üsküdar’da Çınaraltı Çay Bahçesi’ne geldik kahvaltıya. Boğaz’ı izlerken sıcak çay boğazımı yumuşatıyor. Arkadaşlarımla muhabbetimize martılar eşlik ediyor. Kalkıyoruz bu güzel mekândan. Duvarları yeşil bir kafe… Yaklaştıkça adımlarım hızlanıyor. Kapısının önünde içinde rengârenk çiçekler olan saksılardan hoş geldiniz karşılamasını duyuyorum. Tabelada Çikolata-Kahve yazıyor. İçeriye girer girmez mis gibi kahve kokusu… Ve İstanbul’un denizinden güzel iki mavi göz bizi selamlıyor. Ayaküstü konuşuyoruz. Ayrılıyoruz mekândan.Otobüse biniyoruz. Kuzguncuk’tayız… İstanbul’un soyadı haline gelen ‘kalabalık’tan eser yok. Sessiz sakin… Tam benlik… Arkadaşımın bir tanıdığının dükkânına geliyoruz. Çok şirin bir çikolatacı… Karıncalar da dayanamamış bizim gibi dükkâna ziyarete gelmişler. Temizlik var, çünkü doğum günü için gelenler olacak. Karıncaların kimi kaçtı kurtardı kendisini kimisi de kurtaramadı. Karıncalar dükkânı terk ettiğine göre bizim de ayrılma vaktimiz geldi diyerek Kız Kulesi’ne doğru yola çıkıyoruz. Kız Kulesi… Farkında güzelliğinin. Çok yaklaşamıyorsun. Çekiniyorsun cazibesinden. Hem gözlerini ayırmak istemiyorsun hem de gözlerini kaçırıyorsun. Deniz onu başının üstünde tutuyor. Kız Kulesi de bunun altında kalmıyor denizi ayrı bir güzelleştiriyor. Denizin maviliğinde doyamıyorsun onu izlemeye.

Rüzgâr kafamı epeyce dağıttı. Boğazın koyuluğu ve soğukluğu ile çok savaşamıyoruz. Feribotla dönüyoruz. Herkesin acelesi var bu şehirde. Feribot gelinlik giymiş gibi. O da sevdiğine kavuşmak için acele ediyor. Arkasındaki bembeyaz kuyruğunu denizin dalgalı sularının üzerinde savurarak ilerliyor. Dışına çıkıyorum feribotun. Rüzgâr denizinde saçlarım dalgalanırken ben denizin dalgalarına dalıyorum. O an ölümsüzleşiyor.

Yeni bir sabah… Nereye gidersem gideyim karşıma deniz çıkıyor. Otobüsün içinde denizle aynı yönde akıp giden düşüncelerim hep mavi hep mavi… Altı minareli cami… Sultan Ahmet’teyiz. Kocaman ağaçlar lale desenli elbise giymişler. Başlarında yeşil eşarpları elleri havada af diliyorlar. Recep ayı… Af ayı… İçeri doğru ilerliyorum. Kimi tarafta rehber eşliğinde mimariyi inceleyenler kimi tarafta okunan Yasinler, çekilen salavatlar… Dışarı çıkasım, dualarımı bitiresim gelmedi. Hemen karşısında Ayosafya… Ortalarında ben gülümsüyorum yine arkadaşıma.

Edebiyat kıraathanesine uğruyoruz. Bu şehirde olmalıyım diyorum arkadaşıma. Her yer edebiyat her yer tarih… Biraz sohbet edip yorgunluğumuzu atıyoruz. Gülhane Parkı’nın girişinde sola doğru uzanan bir merdiven… Mutluyum… Yüzümde tebessüm var. Çünkü merdivenin sonunda Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesi var. Edebiyatçı olunca buraları görmeden gitmek olmazdı. Dergiler, ansiklopediler, daktilolar… Sükûtun içinde konuşan kitaplar… Sana seslenen kitap, dergi kapakları… Pencerede Gülhane Parkı’nın eşsiz manzarası…Orhan Veli “Kapalı Çarşı deyip geçme. Kapalı Çarşı, kapalı kutu” demiş şiirinde. Gerçekten de öyleymiş. Ucunu göremediğin yollara ayrılmış bir çarşı. Kim bilir bu kapalı kutunun içinde neler saklı? Bu üç günlük gezime bu kadarı sığdı. Anlatacaklarım daha vardı ama  lafı çok fazla uzatmamalı…

  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 623